PAYLAŞ

abf_kongresiALİ ÖZCAN

Alevilerin bin yıllık acılarının hala kanıyor olmasında egemen inancın sorumluluğu ne kadarsa, Alevileri kendi arka bahçesi sayan partilerin oyalamasının da o kadar payı vardır.

Ölgün bir suskunluk olsa neyse, beceriksiz sayar gidersin ancak bu bilinçli bir görmeme halidir.

Bu partiler “Biz ilke partisiyiz, günlük politiklara ilkelerimizi feda etmeyiz” deseler de, yerel seçimlerde gösterdikleri adayların büyük bölümü, “ilkelerin günlük politikalara feda edilmesi”nin göstergesiydi.

Sağdan, muhafazakarlardan topladıkları devşirme adaylarla günü kurtarma derdindeydiler.

Ancak olmadı, olamazdı da.

Yerel seçimlerdeki sağcı adaylara, başta Aleviler olmak üzere, demokratların teveccüh göstermemesini, “daha sağa kaymadık ondan seçimi yitirdik” diye algılayan bir zihniyetin kayaya toslaması, hiç de yadırgatıcı olmamalıydı.

Ekmeleddin İhsanoğlu gibi, Ortadoğu coğrafyasını Sünni şeriata dönüştürmek için kurulmuş İslam Kalkınma Örgütü’nde kendini kanıtlamış birini aday göstermek tam da buydu.

Tayyip Erdoğan’ın ulusalcı muhafazakarlığına karşı daha uluslararası bir muhafazakar adayı rakip göstermek, artık sadece kağıt üstünde kalmış “ilkeler”den iyice uzaklaşmak anlamına gelmiyorsa, ne anlama geliyordu peki?

Zira İhsanoğlu, “Altı ok”un sadece bir ilkesine uyuyordu.

İhsanoğlu “devrimci” değildi!

İhsanoğlu “halkçı” değildi!

İhsanoğlu “devletçi” değildi!

Avrupa Birliği (AB) için, “AB’nin şeriat konusu içinde yer alan recm ve benzeri ceza uygulamalarını insanlık dışı diye nitelendirmesini kınıyoruz. Bu ülkelerin iç içişlerine karışmaktır” diyen İslam Kalkınma Örgütü’nden gelen birinin “Laik” olması da olanaksızdı.

O halde sığınacakları İki ilke kalmıştı geriye; milliyetçilik ve cumhuriyetçilik.

Cumhuriyetçilik tek başına bir anlam ifade etmediğini İran’dan, Kongo’ya bir dizi demokrasi dışı devletlerin isimlerindeki “Cumhuriyet” kelimesinden biliyoruz.

“Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk’ün kanı asildir” şeklindeki milliyetçilik ise artık modern dünyada ırkçılıkla birlikte anılmaktadır.

Bütün ilkeleri milliyetçiliğe kurban etmek, günümüz Türkiyesinin “trend”i olsa da, bu yanılsama ülkemizde yaşayan ve bir dizi kıyımlara uğrayan ötekilerin kabusu olmaktan öteye bir işe yaramamaktadır.

Alevilerin feryadına kulak tıkamak ise bir aymazlıktır.

“Ben mezhep siyaseti yapmıyorum” demek; Alevilerin inkarına, asimilasyonuna ve kıyımlarına sessiz kalmak ve bu kıyıma, asimilasyona ortak olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Kurtla kuzu arasında bir ayrım yapmamayı politika sayanların yarattığı atmosferdir asıl iklimi zehirleyen.

Partilerin merkeziyetçiliğine ve demokrasi dışı yöntemlerine alıştık artık. Peki basının tek sesli hükümranlığı ne anlama gelmektedir?

Üstelik kendine “demokratım” diyen gazetelerin, iktidara yakın basın organlarıyla bu anlamda yarışmasına ne demeli?

Ya da, özellikle gazetenin ideolojik ve siyasi çizgisine azami özen gösteren yazarlarının, sadece “Ekmeleddin İhsanoğlu iyi bir tercih değildir” dediği için, kapıya konulmasını nasıl anlamak gerekir?

Bir dizi ırkçı yazıları “Yurt gazetesi demokrattır, yazarın görüşüne karışmayız, o onun görüşüdür” ezberiyle savunan gazete, sıra Necdet Saraç gibi bir Alevi yazarın, oldukca özenli ve kibar bir dille yazdığı ve “Ekmeleddin İhsanoğlu’nun uygun bir aday olmadığını” ifade eden yazısına tahammül edememesi basın özgürlüğü ile nasıl açıklanacaktır?

Anlaşılıyor ki CHP ve onun yarı-resmi gazeteleri gelecek günlerde daha da sağa kayacaklardır.

Ancak biz, “bu kendilerinin bileceği iştir” demeyeceğiz, zira CHP’ye oy verenlerin büyük kısmı ve “Yurt” gazetesinin okuyucu kitlesi, bu sağcılaşmadan rahatsızdır ve tabandan gelen eleştiri hakkını da, protesto hakkını da kullanacaklardır.

 

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız