PAYLAŞ

ferhat_tuncFerhat TUNÇ

Alevi örgütleri, 12 Mayıs tarihinde Ankara’da toplayacakları büyük Alevi kurultayında çözüm ve müzakere sürecini değerlendirecekler. Kurultaya giderken mevcut gündemin Aleviler cephesinde yarattığı tartışmalara katkı sunacağına inanarak düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Türkiye’de Kürt sorununun çözümü kapsamındaki tartışmalar hızla sürüyor. Genel olarak kamuoyu, sürecin barış ile sonuçlanmasını beklerken, muhatapların mevcut ve olası adımlarını da hiç olmadığı kadar gündemine alıyor. Bu tartışmalarda Aleviler de önemli bir gündem olarak varlığını koruyor.

Tabiri caizse gangrenleşmiş ve pek çok sorun başlığını da içinde barındıran -en azından çözümleriyle bağlantısı olan- Kürt meselesinin çabucak ‘hallolacağını’ kimse sanmıyor. Zaten, çözüm süreci tartışmalarının asıl olgunlaşan müzakere ve güçlenen barış ihtimali sırasında daha sık konuşulacağı malum. Şimdilik, sürecin tarafları ve karşıtları kendini konumlandırma ve tarafgirlik ilişkisi üzerinden elini güçlendirme çabasında.

TARTIŞILMASI ÖNEMLİ

Sürecin, tüm karmaşıklığına rağmen önemsenmesi gerekiyor; bunun için barışın ilk kez bu ‘şiddette’ tartışılıyor olması bile yeterli gibi. Alevilerin süreçle ilgili temayülleri de ayrıca değerli ve irdelenmeli. Geçen günlerde kaleme aldığım bir yazıda “süreç karşıtlığının Aleviler üzerinden yürütülmemesi gerektiğini” ifade etmiştim. Benzer tartışmalar yürütüldü.

Alevilerin malum gelişmeleri mutlaka ele almasını ve “sürecin parçası” olmalarını savunuyorum.

Diyarbakır’daki Newroz kutlamaları sırasında yapılan açıklamayla birlikte “bazı kesimler”in Aleviler üzerinden sürece karşı çıkmasını eleştiriyorum; sebebini de, Alevilerin inançsal, felsefi ve kültürel olarak barışa olan ilgisinde bulmak mümkün.

Tarihsel olarak da Aleviler kendilerini statükocu bakış açısına kaptırmadı ve iktidarcılığın yozlaştıcı karakterine bulaşmadı. İnsan eksenli bir inanç sahipleri olarak Alevilerin ‘barış’ kavramına itiraz etmeleri mümkün değil.

ABESLE İŞTİGAL

Buna rağmen, tartışmalara Alevilik bazında dahil olup Kürt hareketinin de Alevilerin tarihsel niteliğinden bihaber olmasını iddia etmek abesle iştigal olmalı. Şu ülkede Alevilik üzerine belirlemelerin daha ilerici ve gerçekçisini Kürt hareketinden başkası yapmadı. Şahsen, ülke halklarının birlikteliğinin işlendiği bir metinde “İslam kardeşliği”ne tarihsel bir gerçeklik olarak dikkat çekildiğini düşünüyorum. Belki bunu hatırlatmak bile fazlalık olacak ama; Öcalan’ın çeşitli milliyet ve inançlara, hatta siyasetlere olan ilgi ve saygısını onu çok az tanıyanlar da bilir. Sırf İslam’ın baz alınıp, geri kalanların da tahakküme uğrayacağı bir tablonun karşısında herhalde herkesten önce Kürt hareketi ve önderi durur. Dolayısıyla, bu siyasetin ideolojik karakteri ve inançları eşitlikçi, özgürlükçü ele alış biçimi ortadayken, aksi bir belirlemenin iyi niyetle yapılacağını düşünmüyorum.

Kürt hareketinin demokratik yapısı incelendiğinde; çeşitli inançların öz örgütlülüğü için önemli uğraşlar verdiği anlaşılabilir. Hakim inançların dışında kalan; Alevi, Süryani, Ezidi gibi toplumların da özgürlüğüne ciddi bir perspektifle; varlıklarını korumaları ve geliştirmeleri yönünde temas ettiği bilinir. Böyle bir realite ve Kürt hareketinin öncülerinin çağrılarına rağmen ayrıştırıcı ve egemenlerin oluşturduğı tarihsel önyargılardan Alevileri süreç dışında göstermek ilk önce Alevilere kaybettirir. Ayrıca, gördüğüm kadarıyla, bu konuda iyi niyetle ifade edilen kaygıları da Kürt hareketi ciddiye alıyor ve giderme çabasında.

İyi niyetli açıklama ve çağrıları tenzih ediyorum; bence, Aleviler üzerinden ulusalcı-Kemalist Ergeneokuncu çevrelerin oynamak istediği oyunu deşifre etme görevi sadece Kürt hareketinin değil, barış sürecinin gelişmesini isteyenlerin de görevi. Yıllardır siyasetlerini Alevileri “çantada keklik” olarak görerek sürdüren; Aleviler üzerinden statükonun devamını sağlamak isteyenleri eleştirmek gerekmez mi?

‘BARIŞ MÜSAMERESİ’

Gelişmeleri “barış müsameresi” olarak görmek de bence kötü bir yorum. Yaşamın gerçeği müsamerenin ötesinde gelişmeleri işaret ediyor. Sorunu basitleştirmek gerçeği görmeye tabii ki engel oluyor. Kimse zorlanarak bu sürecin parçası olmalı, demiyorum ama barışın savunulması bazen savaştan da çok cesaret istiyor ve en azından eksiklerini gözardı etmeyerek, sürecin barışla sonuçlanması adına çaba sahibi olmayı dayatıyor. Süreç henüz yolun başında gibi ve ancak taleplerle beslenebilir. Seyrederek değil. Böylesi süreçlerde siyasilerin gelişmelerin önüne kendisini koyması da doğru değil. Kimsenin özel olarak “Alevilik hasasiyeti” olması gerekmiyor; herkesin Alevilik, barış, özgürlük eşitlik hassasiyeti olmalı. Kimsenin Alevilik hasasiyeti bir diğerinden fazla olmamalı. Alevi inancına mensup herkes aynı hassasiyeti taşır ve hatta bu hassasiyet sadece Alevilerin değil ortak yaşamı öngören tüm inanç gruplarının hassasiyeti olabilmeli. Bir Alevi ne kadar Ezidi, Süryani hassasiyeti taşıyorsa Sünni, Ezidi, Süryani’nin de aynı hassasiyette olmasıyla barışabiliriz.

Yıllardır mücadelesini verdiğimiz eşit, özgür, demokratik mücadele perspektifine göre bu gerekiyor. Kürt demokratik hareketinin inançsal vurguları ve perspektifi de hassasiyetler üzerinden ifade ediliyor.

Hizbi-Kontra’nın açıklamaları üzerinden kaygıları şekillendirmeyi anlamlı bulmuyorum. Kürtler, bu yapıya karşı büyük bedel ödeyen bir toplum. Bu toplumun siyasetinin de bu açıklamalara itibar edeceğini düşünmek bizi yanıltır.

Sürece “hassasiyetler” ve “kaygılar” üzerinden çözüm bulmak mümkün değil. Korku, kaygı, güvensizlikler yaşamın gerçeği olabilir lakin bütünüyle duygular ile yürümek de yaşamın gerçeğine sığmaz. Öncülük ve devrimci sorumluluk sürecin, hak edildiği gibi hayat bulması için emek sahibi olmayı gerektirir. Sorumluluktan kaçmayı, ‘gerekçeler’in arkasına sığınmayı değil.

Alevilerin bugüne kadar demokratik mücadele içerisinde ödediği bedellerin gereği olarak kendisi gibi ötekileştirilen, ezilen, inkar edilen toplumsal güçlerle beraber yeni süreçte yerini almasının hem Kürt sorununun çözümünde hem de kendi taleplerinin hayat bulmasında yararlı olacağı fikrindeyim. Egemen zihniyetin karakteri ortada. Barış ne “müsamere” olabilir ne de altın tepsi içerisinde sunulur. Barışı egemen kılmanın yegane yolu geçmişte büyük bedelerle edinilen kazanımları kalıcılaştırmak için yeni mücadele dönemini sahiplenmek ve büyütmekten geçecek. Özcesi; barış egemenlerin lütfuyla değil yok sayılanların, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin demokratik birliktelik ve mücadelesinin büyümesiyle kazanılacak.

Yorumunuzu yazınız