PAYLAŞ

seyh_bedrettin“Ayağı yer mi basar zülfüne berdâr olanın/ Zevk ü şevk ile verür cân ü seri döne döne.” Osmanlı 16. yüzyıl şairlerinden Necati, Şeyh Bedrettin için söylendiği kabul edilegelen “döne döne” redifli gazelinde böyle tasvir eder Şeyh’in darağacındaki halini. Şeyh’in bu en eski betimlenişi, adının etrafında 20. yüzyıl boyunca gösterilen ilgiyi de niteler: Gerçekten de Şeyh, edebi, entelektüel, siyasal ilgilerin odağı olmuş, döne döne okunmuş, hakkında neredeyse her türden metin üretilmiştir.

Kapışan politik çevrelerin meşrep, mezhep ve yeteneklerine göre farklı farklı Bedrettinler çıkar ortaya. Kimi için “Türklüğü” önemliyken, kimi için su katılmamış bir Sünni fıkıhçı oluşu temel vasfıdır, kimi için Alevi uluları arasında oluşu asıl karakteriyken, kimi için ezilen sınıfların egemenlere isyanının sembolü ve tarihteki rehberlerinden biri olmuştur.

Yaltkaya’nın risalesi
Cumhuriyet sonrası hakkında ilk bilinen kitap, Şerafettin Yaltkaya’nın 1924’te yayımladığı ünlü etüdüdür: Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin. Nâzım Hikmet’in Yaltkaya’dan da yararlanarak yazdığı düşünülen Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’ndan sonra (1936) Türkiye’deki sol-sosyalist hareket ve kişilerin özel ilgisini çeken sembol değerde bir isim olur. Nâzım Hikmet’in destanıyla başlayan şiirsel ilgide önemli duraklardan biri de Hilmi Yavuz’un 1974 tarihli Bedrettin Üzerine Şiirler’idir. Romanda, Bedrettin 1974’te Erol Toy’un Azap Ortakları’nda belirir. Fakat Şeyh, İslamcı ya da Türkçü sağ akımlar ve kişilerin ilgisinden de mahrum kalmaz: Orhan Asena bir tiyatro metni yazar, Mustafa Necati Sepetçioğlu iki romanla Şeyh’i, Türkçü bir tahayyül içinde işler. İlgi bu yüzyıla da taşınır, Durali Yılmaz’ın romanı 2001 tarihlidir. Yılmaz Karakoyunlu, Serçe Kuşun Sonbaharı’nı 2010’da yayımlar.

Bir efsane kitap: Varidat
Ünlü eseri Varidat ise (kendisine ait olmayabileceğine yönelik kuşkuların da eşliğinde) defalarca basılır, incelenir, şerh edilir. Varidat da Şeyh’in kendisi gibi geniş, zıt ve etkili bir mitolojik haleyle çevrilidir. Hem Osmanlı döneminde, hem bugün yoğun ilgi gören Varidat hakkında, yine bir ilginç karakter olan 17. yüzyıl Osmanlı ulasından Niyazi Mısri, “Can kuşunun her zaman ezkarıdır Varidat/ Akl u hayalin heman efkarıdır Varidat” matlalı Varidat’ı övdüğü gazelini şöyle bitirir: “Muhyiddin ü Bedreddin ettiler ihya-yı din/ Derya Niyazi Fusus enharıdır Varidat”. (Alıntı, Abdülbaki Gölpınarlı ve İsmet Sungurbey’in yayımladığı Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin ve Manakıbı’nın hayli güzel bir derleme niteliği taşıyan önsözünden.)

Bedrettiniler
Bedrettin’in gördüğü siyasal ve edebi ilgi ve ilhamın üzerine, Balkanlar’da kendilerini Şeyh’in adına atfederek anan bir Alevi nüfusun (Bedrettiniler) bulunduğunu da eklersek, Bedrettin’in belki de Hacı Bektaş’la karşılaştırılması uygun olur. Çorlu’da yoğunlaşan Bedrettinilerin, çok hızlı dönülen semahları, Şeyh’in isyan döneminin enerjisini taşır gibidir. (Alevi-Sünni dikotomik ifadesinin aslında hayli yeni olduğunu, son şeklini, devlet-siyaset ilişkileri konusunda kendine özgü fikirlerini bilimselleştirmeye hayli çaba harcayan cumhuriyetin siyasal ve dinsel-kültürel elitlerinin eliyle aldığını, önemli ölçüde yanıltıcı olduğunu geçerken belirtelim. Bugün geçmişe dönük kimin Sünni, kimin Alevi olduğuna ilişkin tartışma ve araştırmalar, bu hatalı bakışın sürüklediği bir yoldur.)

Bedrettin’in Fetret Devri’nde kapışan dört şehzadeden Musa Çelebi’nin yanında saf tuttuğu biliniyor. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarındaki rolü sıkı bir tarihsel tartışma konusu. Fakat Börklüce’nin de Torlak Kemal’in isyanlarına girişmeden önce ve öldürülürken kalplerinde ve dillerinde Şeyh’i saygıyla taşıdıkları tartışma konusu değil.

Bedrettin’in hem bir Osmanlı (kazaskerdi) hem de Osmanlı’ya asi (Musa Çelebi’nin yenilmesinden bir müddet sonra, sarayın kaygıları dinmediği için asıldı) oluşu, hem “bir fıkıh alimi” hem onu nakzeden, komünist ütopyaları tahrik eden ünlü bir metnin (Varidat) yazarı oluşu, adının ve şöhretinin etrafındaki halenin güçlenerek devam edeceğini söylemeye izin verir.

Bakanlığın başarılı işi
Bedrettin tartışmasının, Bedrettini ilhamın güçlenmesine yol açacak son önemli gelişmeyse, Kültür Bakanlığı’nın şeyhin eserlerini yayımlamaya başlamasıdır. Letâifu’l-İşârât (Fıkıh Ekolleri Arasındaki Tartışmalı Konuların İncelikleri) adlı eseri karşılaştırmalı bir hukuk metnidir. Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel’in görüşlerini karşılaştırmalı olarak incelediğini kaydeder. Peşinden Camiu’l-Fusuleyn gelir. Bu bir usul kitabıdır, yargı usulü kitaplarını karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Sonra et-Teshil Şerhu Letaifi’l-İşarat adlı eseri kaleme almıştır. Bu ünlü eser (ki Nazım Hikmet’in destanında Varidat’ın yanı sıra anılan kitabı budur), ilk eseri Letaifu’l-İşarat’ın şerhidir.İşte Kültür Bakanlığı, büyük bilgin ve eylem adamının üç kitabını da bastı. Latinize metinle yetinilmeyip, elyazma tıpkıbasımlarının da okura sunulması, hiç kuşkusuz bakanlığın kitap basma serüveninin en parlak işlerinden biri.

Denilebilir ki “devlet” eliyle Bedrettin için asılmasından sonra atılan önemli adım, 1924’te Serez’den İstanbul’a getirilen kemiklerinin saklanması ve defnedilmesiyse daha da önemlisi eserlerinin basılmasıdır. Kemiklerinin mübadeleyle getirilmesi, “asi” Bedrettin’ ile “devlete layık” Bedrettin arasında bir mübadele için midir? Kim bilir. Şimdiki yayınların da “asi ve Alevi” Bedrettin’i “devlet adamı ve Sünni” Bedrettin’le değişmek ya da örtmek için yapıldığı öne sürülebilir, sürülüyor da.

Fakat yaşadığı tarihsel zamanda da, asılmasıyla başlayan efsanevi zamanda da tek tanıma, tek kalıba sığmayan bu bilgin eylem adamının eserinin herkesin okumasını sağlamak, kabına neden sığmadığını daha iyi anlamaktan başka bir işe yaramaz. Devlet denilen şeye fikri ve duygusal ikrahı olan bu satırların yazarı, sadece Bedrettin ve emsallerinin kitaplarını basan bir devlete razı bile gelebilir. Şaka bir yana, emeği geçen herkes tebrik ve teşekkürü hak ediyor.

Bedrettin’in kemiklerinin serüveni
Şeyh’in kemikleri getirildikten sonra önce Sultanahmet Camisi, ardından İbrahim Paşa Sarayı’nın deposunda muhafaza edildi. Sonra 1961’de 2. Mahmut türbesinde defnedildi. Defin, Bakanlar Kurulu kararıyla yapıldı. Adına bakmayın, türbede Abdülaziz ve 2. Abdülhamit de gömülüdür. Ziya Gökalp, Muallim Naci, Said Halim Paşa, İshak Sükuti Şeyh’in “türbedaşları” arasındadır.

Kemikler neden getirildi sorusuna yeniden dönelim. İlk bakışta cumhuriyetin kuruluş ideolojisine uygun politikalarda işe yarayacağı fikri öne sürülebilir.

Fakat daha derin bir boyutu var aslında işin; Babinger’in anlatımına göre manzara şu: Mübadele sırasında topraklarından sökülen Bedrettini dervişler, ulu babalarının orada kimsesizliğe terk edilmesine razı gelmez. Resmi işlemlerini de yaparak Şeyh’in kabrini kazar, kemiklerini bir sanduka koyup İstanbul’a getirirler.

Hakkında bilinen en eski, en yaygın şiirle başladık. En ünlüsüyle bitirelim, Bedrettin’in eserinin yayımlanmasının tartışma ve araştırmaları tahrik etmesini umarak.

Asi ve mazlum
Bedrettin, Osmanlı tarihinin resmi ağzına göre bir asi, bir sapkındır. Aşıkpaşazade dahil önde gelen Osmanlı tarihçileri, onu ve bedenini darağacından indirip defneden müritlerini kötü sözlerle anarlar.

Ne var ki idamı hakkındaki kararın kolayca verilememesi, Necati Bey gibi bir çok şairin şiirine ilham vermesi, asılmasının haksızlığına dair imalar, resmi tarih ağzının katı yüzeyinin hemen altında göze çarpar. Ünlü alimlerden Taşköprülüzade’nin, “Mazlumen şehid edildi” demesi, Osmanlı ‘resmi görüşü’nün pek de muhkem olmadığının bir delili sayılabilir.

seyh_bedrettinMademki bu kerre mağlubuz
(…)
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi:
— Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü…
(Nazım Hikmet’in Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin Destanı’ndan)

Fıkıh Ekolleri Arasındaki Tartışmalı Konuların İncelikleri
(Üç Cilt)
Şeyh Bedrettin
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı.

 

radikal

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız