PAYLAŞ

hilal_kaplanBaşlıkta sorunun cevabını aslında fıkhın içerisinde aramamız gerekir. Ne var ki, din ile devlet işlerinin iç içe geçtiği bir ülkede yaşadığımızdan, fıkhın alanına giren bir sorunun cevabını siyasette arıyoruz. Gerçi devletin din işlerine karıştığı bir ülke demek daha doğru galiba…

Cumhuriyet rejimi, farklı pratiklerle de olsa Aleviliği, gayrimüslimliği ve Kürtlük gibi diğer etnisiteleri dışlayarak içlemiştir. Laik, Sünni ve Türk kimliğiniyse içleyerek dışlamıştır. Yani ilk grubu yok ederek veya yok sayarak rejimin tebaası kılma yoluna girmiş; ikinci grubuysa rejimin kendilik tanımına payanda kılarak tanımış, bu tanıma tehdit oluşturabilecekleriyse yine muhtelif yöntemlerle (idam, sürgün, vb.) bertaraf etmiştir.

Alevi açılımının başladığı günlerde Aleviler tarafından en çok dillendirilen talebi hatırlarsak kastım daha iyi anlaşılır sanırım: ‘Devlet, Aleviliği tanımlamasın.’

Hâlbuki cumhuriyet rejimi, 90 yıldır Sünniliği tanımlamakta, tahdit etmekte, denetime tâbi tutmakta ve şekillendirmektedir. Alevi açılımıyla beraber, devlet bir nevi paradigma değişikliğine giderek Aleviliği de ‘içleme’ yoluna girdi. Cemevleri tartışmasının, bu bağlamda daha sık karşımıza çıkması da kaçınılmaz. Çünkü Aleviler de ‘içlenmek’, bir nevi ‘devlet katında’ tanınmak istiyorlar.

Anayasal bir devlet kurumu olan ve yine Anayasa’ya göre ‘laiklik ilkesi doğrultusunda’ çalışmak zorunda olan Diyânet İşleri Başkanlığı, devlete nerelerin ibadethane olup olmadığına ilişkin bilgi veriyor ve devlet de buna göre hareket ediyor. İbadethane olarak tanınmanın bazı fizikî katkıları var. Örneğin Elektrik Piyasa Kanunu’nda yer alan ‘toplumun ibadetine açılmış ve ücretsiz girilen ibadethanelere ilişkin aydınlatma giderleri Diyânet İşleri Başkanlığı bütçesine konulacak ödenekten karşılanır’ ibaresinden istifade etmek mümkün hale geliyor. Yani camilere, havralara ve kiliselere tanınan bazı kolaylıklardan yararlanmak cemevlerini yaşatanlar için de geçerli hale geliyor. Ancak aynı zamanda Sünni Müslümanlarla aynı haklardan yararlanmak ve dolayısıyla onlarla eşit yurttaş olduğunu hissetmek gibi psikolojik bir ihtiyaç da söz konusu.

Sünni kesimin, cemevlerine ibadethane statüsü kazandırılmasına karşı çıkmalarınınsa yine psikolojik bir veçhesi var. Bir dinin iki ayrı ibadethanesi olamayacağı düşüncesinden hareketle cemevlerine ibadethane statüsü verilmesinin Türkiye’deki Müslümanları böleceğinden ve Aleviliği İslam-dışı bir olguymuş gibi tanımlayanların işine geleceğinden korkuyorlar.

Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi talebi, devlet ile din işleri ayrılmadığı ve tüm inanç sahipleri kendi hallerine bırakılmadığı müddetçe devam edecektir. İki kesimi de büyük ölçüde rahatlatacak olan ortak bir çözüm ise ‘Tekke ve zaviyelerin ilgasına ilişkin kanun’un yürürlükten kaldırılması olabilir. Zira malumunuz tekke ve zaviyeler de -şehirleşmiş Alevilerin kurduğu, modern ve nevzuhur bir olgu olan- cemevleriyle aynı tasavvufî kökenden geliyorlar.

Devletin tekke ve zaviyelerle beraber cemevlerine statü tanıması, hem Alevilerin taleplerini karşılayacak hem de Sünnilerin endişelerini giderecek bir formül olabilir.

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız