PAYLAŞ

ccccccccccNil MUTLUER

Eski AK Parti Milletvekili Reha Çamuroğlu, Alevi açılımı sürecinde kendisine hücum edildiğini belirterek, “Birdenbire açılımla ilgili meselede gerek fanatik Sünnilerin, gerekse fanatik Alevilerin hücumuna uğradım. Fakat hükümet, parti beni yalnız bıraktı” dedi
Biri siyasetçi, biri bürokrat…   Biri Alevi, biri Sünni…   Biri, Alevi açılımının ilk hamlelerinden 2008 ve 2009 Ocak aylarında AK Parti tarafından gerçekleştirilen Muharrem Ayı Orucu iftarlarından bildiğimiz eski AK Parti milletvekili Reha Çamuroğlu…
Diğeri, şu anda Diyanet Strateji Geliştirme Müdürü olsa da, 2009-2010 Alevi Çalıştayları koordinatörü olarak akademik kimliğiyle görüş bildirmeyi tercih eden sosyolog Dr. Necdet Subaşı.
Her ikisi de, AK Parti’nin Alevi Açılımı’yla gündeme geldiler. Bu konuda, isimleri önde anıldığı için tarihin yükü sırtlarında, aldıkları destek kadar önyargılarla da mücadele etmek durumunda kalarak başladılar çalışmalarına.
Her ikisi de, bazı kesimlerce ‘Devlet Aleviliği’ni yaratmakla eleştirildi. Esasında refleks olarak hükümeti eleştirmek, bu iki kişiyi eleştirmekle özdeşleştirildi.
Her ikisiyle de, Alevi meselesini, açılım sürecini, iftarları ve çalıştayı konuşmak önemli, zira, bu konular meseleye son beş yıla damgasını vuranlardan. Ayrıca, Alevilerin halen yaşadıkları sıkıntılar ve beklentileriyle ilgili politik söylemlerini de etkileyen konular arasında. Çamuroğlu ve Subaşı’yla Alevi meselesini ve siyasi gündemi konuştuk. Açılım ve çalıştayla başlayan sohbetimiz bizi Madımak’tan Suriye’deki iç savaşa kadar götürdü.

Konunun zorluğu
Sözü onlara vermeden önce Alevi meselesini ve süreci konuşmanın neden kolay olmadığına değinmek önemli. Öncelikle, tartışma teoloji, hukuk ve siyaset tartışmalarının kesişiminde durduğundan, olaya hangi açıdan baktığınız haklılığınızı değiştirebilir. Amaç, farklılıklarımız ve ortaklıklarımızla bir arada çoğunluk merkezli değil de, çoğulculuk merkezli yaşamaksa teolojik tartışmaları hukuki ve siyasi olanlardan ayırmak gerekli. Zira, inanç özgürce seçilen bir konu olması gerektiğinden siyasi güç ve hukuki ön belirlemelerden bağımsız bir şekilde tartışılmalı. Ayrıca, azınlık grubunun inancıyla çoğunluk grubunun inancı, temsiliyet ve kaynaklara erişim eşitliğine sahip olmalı ki, mensupları kendilerini eşit yurttaş hissedebilsinler.

Polİtİk refleksler
Diğer yandan, Alevi meselesini konuşurken bunun halen yüzleşilememiş bir konu olduğunu ve bu yüzden kemikleşmiş öfkeleri ve bu öfkelerin korku ve varoluş stratejisinin sığındığı politik refleksleri barındırdığını da hatırlamak lazım. Bazı Alevi kesimlerin eleştiri reflekslerinde bu yatıyor. Elbette tarihteki acı birikimle yüzleşmeyi ve özrü talep etmek son derece meşru. Bu gibi süreçler sadece Aleviler için değil, Türkiye’deki demokratikleşme ve saydamlaşma için şart. Ancak, eleştirinin dili ve kapsamı da önemli. Bugünü eleştirirken tarihte yaşananların egemendevlet ideolojisiyle ve milliyetçilikle bağını görmeden sadece Sünni kimliğe eleştiride bulunmak da bizleri pek sağlıklı bir tartışma zeminine taşımıyor.
Zira, kendilerini esas olarak Sünni kimliğiyle ifade edenlerin de Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ve özellikle 28 Şubat olmak üzere darbelerde potansiyel “irtica” olarak yaftalanmaktan yaşadıkları ciddi baskılar var. Kısaca, devletin kendini üzerine inşa ettiği Sünni kimlik ile bugün siyasette ve kamusal hayatta aktif bir söylem ve sembol haline gelen Sünni kimliği de ayırmak lazım.

6 AY HAZIRLANDI
Sosyolog Dr. Necdet Subaşı, konunun akademik boyutundan çok siyasi boyutundan tedirgin olsa da 6 aylık bir hazırlıktan sonra çalıştayları başlattı.

 Çalıştaylar dönemi
Alevi açılımında, Muharrem Ayı Orucu İftar yemeklerinin ardından Alevi Çalıştayları dönemi başlıyor. Çalıştaylardan sorumlu dönemin Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu’yken, kabine değişimi ile görevi Faruk Çelik devralıyor. Muğla Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdürürken, çalıştayların koordinatörlüğü Dr. Necdet Subaşı’na teklif ediliyor.
Konunun akademik boyutundan çok siyasi boyutunun olmasının kendisini tedirgin etse de arkadaşları tarafından cesaretlendirilerek sürece giriyor. Oldukça kapsamlı ve hassas 6 aylık bir hazırlık sürecinden sonra çalıştayları başlatıyorlar.
Alevi meselesiyle ilgili kapsayıcı bir durum saptaması yapmayı hedeflediğinden çalıştaylara,medya mensuplarından, siyasi önderlere, sosyal bilimcilerden tarihçilere, ilahiyatçılara, hatta Anayasaca tanınmamasına rağmen dedelere, Alevi önderlerinin devlet tarafından kriminal düzeyde tutulan isimlerine kadar farklı kesimler katılıyor. Akademik yaşamın reel yaşam ve politikadan farklı olduğunu söyleyen Subaşı pratik yaşamın akademik derinliğe fazla ihtiyaç duymadan “bol bol tüneller, geçişler üreten, darmadağın, yorucu bir süreç” olduğunu vurguluyor. Bu sırada, varlığını devam ettirmesi gerektiğini düşündüğü bir inanç ve kimliğin nasıl kurtarılacağı konusunda sinerjiyle çalıştığını ifade etmeden de geçemiyor.

 Herkes kendi mahallesine hesap sormalı
Yıllardır Alevilik üzerine çalışan ve sosyologluğunun yanı sıra ilahiyatçı da olan Subaşı’na göre herkesin kendi çevresinde önyargıları kırmak için çalışmasının önemine vurgu yapıyor. Kendisinin bu süreçte de öncesinde de birçok insanın önyargılarının değişmesine vesile olduğunu belirtiyor. Madımak’la ilgili eleştirel olmayanlara da hesap sorduğunu belirtiyor:
“Şunu sorabiliyorum: Sen yakmadın da nasıl seyrettin? Ama bu sorma öbür tarafta da sorulmalı. Sünni de sormalı, Alevi de sormalı.”

 Madımak tartışması
Alevi çalıştaylarının bir oturumu, Alevi ve diğer tüm Sivas derneklerinin, Madımak Oteli’nde yakınlarını kaybedenlerin katılımıyla gerçekleşiyor. Dönemin çalıştaylardan sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik diğerlerine olduğu gibi bu toplantıya da katılıyor. Hayatlarını kaybedenlerin yakınlarının çok ağır ithamlarını anlayış ve saygı ile karşıladıklarını söyleyen Subaşı acılı insanların olayın, yargının hesabını sormalarını anlaşılır birşey olarak yorumluyor. Alevilerin önemli taleplerinden biri olan Madımak Oteli’nin müze olması konusunun önemine, hatta bunun raporda açıkça yer aldığına vurgu yaparken, katliamda hayatını kaybedenler için yapılan anı odasında olaylara karışmış iki kişinin isminin bulunmasını da kabul edilemeyeceğini söylüyor:
“Madımak’ta hayatını kaybedenler adına bir anı odası yapıldı. Ama her zaman sizin dikkatinizdeolmuyor. Mesela orada ölenlerle ilgili kamuoyunda 37 diye ezberi var ya; Valilik 37 kişinin de ismini almış, her birine bir plaket koymuş. Aleviler hemen arkasından itiraz ettiler. Haklılar, ölen 37 kişi içinde birisi katilse, onun o listede olmasını kabul edemeyiz. Ancak, hata olduğu söylenmesine rağmen hala söyleniyor. Hükümet otelle bir adım atıyor. Karşı tarafında biraz daha adım atması önemli.”

AK Parti’nin kararsızlığı
Reha Çamuroğlu Başbakan tarafından “Alevi” kelimesi zikredilmeden “ilgili” konuda danışman olarak görevlendirilerek açılım çalışmalarına başlıyor. Daha bu görevlendirme biçiminin ileride yalnız bırakılacağının işareti olduğunu da vurgulamadan edemiyor. Bu sırada, çeşitli kesimlerden kendisine hakarete varan eleştiriler geldiğini ancak, partiden kimsenin kendi yaptığı açıklamaları desteklemediğini, hakaretlere dava açmak istediğinde partinin yanında olmadığını ve yalnızlaştırıldığını belirtiyor:
“Mesela Kürt açılımı için ortalığı o kadar yakanlar yıkanlar, hiç konuşmadılar. Ki o zaman işte, Dengir Fırat ikinci adamdı partide. Baktım bana hücum ediliyor, parti sahiplenmiyor. Bir hakarete uğradım, ölüm tehdidi aldım ve dava açmak istedim. Partinin yönlendirdiği avukat benden 6 bin lira vekâlet ücret istedi. Avukatı geri gönderdim. Birden bire açılımla ilgili meselede gerek fanatik Sünnilerin, gerekse fanatik Alevilerin hücumuna uğradım, iki farklı cepheden. Fakat, Başbakan demeyeyim, hükümet ya da parti beni burada yalnız bıraktı. Sayın Başbakan bir kere uçakta, işte bu konuda ‘Reha Bey’i görevlendirdik’ dedi. Bunun dışında bir arkamda duruş görmedim. Sonra bazı parti yöneticileri ‘Gündemimizde böyle bir şey yok’ diye açıklamalar yaptılar.”
Bu yalnızlaştırılmadan sonra kendisinin de soğuduğunu ancak, iftarlar boyunca dönemin Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu ile çok iyi çalıştığını da belirtiyor.

Alevisiz çözülemez 
Çamuroğlu, yaşadıklarıyla parti içindeki eğilimin, sorunları sorun sahipleriyle çözmemek olduğunu gözlemliyor:
“Çok acı olan şu. Şimdi siz bir siyasi eylem içine giriyorsunuz, birileri çıkıyor mesela gidiyorlar Sayın Başbakan’a diyorlar ki “kendisine prim yapıyor aman, bu işin sahibi sizsiniz. Yani, bu işin çözücüsü olarak o gözükmemeli.” Elbette işin sahibi başbakan. Bakın Kürt sorununda da bu var. Yani o çözüldüğünde zaten Başbakanın başarısı olacak. Böyle bir realite var, ama, şimdi bu yöntemle hiçbir siyasi sorun çözülemiyor, çünkü ortak edinmek zorundasınız. Alevi sorununu Aleviler olmadan çözebiliyorsanız buyurun çözün. Ya da Kürt sorununu Kürtler olmadan çözüyorsanız, buyurun çözün. Yok böyle bir şey.”

 Yeniden kimlikleştiriliyor
Çamuroğlu’nun da Subaşı’nın değindiği önemli noktalardan biri Alevilik mevzuunda kimlik, inanç ve siyasetin içiçeliği ve farklı kesimlerin bu iç içeliği zaman zaman kullanması. Çamuroğlu’a göre son dönemde ayrımcı dilde bir geriye gidiş var ve Suriye meselesi de bunun tetikleyicilerinden: 
“Bazen İslamcı kesimde Alevilerle Nusayrileri, Alevi başlığı altında şiddetli bir ayrımcılığa tutan yazılar görüyorum. Bazen de, yine çok pragmatik güdülerle Alevilerle Nusayrileri ve Caferileri birbirinden ayırmaya, ya işte efendim ne ilgisi var bizim Alevilerle Nusayrilerin, gibi yazılar yazıldığını görüyorum. Alevilerin her düzeyde aptal yerine konmaya çalışıldığını görüyorum. Aleviler büyük Şii ailesinin bir parçasıdır. Alevilik İran’daki 12 imam Şiiliğiyle de, Nusayrilikle deYemen’deki Zeydilikle de, İsmaililikle de akrabadır. Dolayısıyla siyasi ve stratejik hesaplar adına Aleviliğin tarihinin ve itikadi temellerinin de tahrif edilmeye kalkıldığı bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Bir Türkçü Alevi çıkıp şöyle diyebiliyor. Ne ilgisi var İran’daki Şiilikle bizim Aleviliğimizin? Bizim Aleviliğimiz şamanlıktan gelir, İran bizim tarihi düşmanımızdır, mesela.”

 Teolojik tartışma siyasetten ayrılmalı
Çalıştayların ardından çıkan, 10 çalıştay oturumunu kapsayan 12 ciltlik rapor, durum tespiti yapması açısından önemli bir belge. Raporun girişinde, raportörün görüşlerinin hükümeti yansıtmak durumunda olmadığı gibi, raporun içeriğinin de hükümetin görüşlerini yansıtmayabileceği ifadesi yer alıyor. Raporun sonuç bölümündeki öneriler Madımak Oteli’nin müze olmasından Alevilerin tanımlanmasının “Alevilerin uhdesinde olması gerektiğine” vurgu yapsa da, rapor en çok da somut verilere dayanmadan özellikle bu iki konuda eleştiriliyor.
Subaşı’na göre “rapor okunmadan eleştiriliyor.” Sürecin rapora yansıyan eleştirilebilecek bir yanı, ilahiyatçılar ve dedelerin olduğu bir ortamda Aleviliğin ne olduğu ile ilgili tartışmaların siyasi tartışmalardan ayrışmaması.
Reha Çamuroğlu açılımın ilk dönemlerinde kendisinin de önerdiği çalıştayların siyasi çözüme yönelik, hükümet ve Alevilerin taraf olduğu çalışmalar olduğunu söylüyor. Çamuroğlu’nun bahsettiği gibi siyasi çözüm aramak önemli olsa da, hiç  yüzleşilmemiş bir konuyu etraflıca tartışmak da gerekli. Diğer taraftan, nasıl tartışılırsa tartışılsın, siyasi geçmiş Alevilik inancını siyasetle birlikte örmüş halde. Anlaşılabilir nedenlerle de olsa, Cumhuriyet döneminden bu yana kendini devletin laiklik anlayışıyla özdeşleştirerek siyaset yapan Alevi gruplarının olması meselenin teolojik ve siyasi olarak ayrılmasına pek imkan vermiyor. Tüm bu tartışma, hükümetin iftar ve çalıştaylar döneminde gösterdiği varlığı sonradan göstermemesinde kilitleniyor. Sonrasında meselenin çözümünün üzerine kararlılıkla gidilmemesi rapora mal ediliyor.  

 

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız