PAYLAŞ

Ferhat TUNÇ

“…Herkesin yaşama hakkına, temel aidiyetlerine, diline, inancına, kültürüne saygı; insana insanca karşılık gelen adil bir yaklaşımı göstermek bu devletin ve onu yönetenlerin lütfu değil; görevidir.”

Dersim başta olmak üzere, son 2 aydır çeşitli yerlerde düzenlenen festival ve cem evleri açılışlarındaydım. Ölümlerden, yıkımlardan, sürgünlerden, yasak ve baskılardan bahsettik. Her zaman olduğu gibi şarkı söylemekle yetinemedim, tabii. Dersim, Malatya, Maraş, Aydın, Çanakkale ve İzmir’de halklarımızın barış ve özgürlük taleplerini şarkılarımla dile getirmeye çalıştım. Norveç’te davetlisi olduğum ve dünyanın en büyük festivallerinden sayılan Mela Festivali’nde yine dünyanın pek çok sanatçısıyla bir araya gelerek, mevcut sorunlarımızı anlattım.

25 ağustosta ise Oslo Meydanı’nda Kürtçe, Türkçe ve Ermenice şarkılar dillendirdim; barış ve kardeşliğin mesajlarını eksik bırakmadık.

Bombalanan dağlar, yanan ormanlarımız, yok edilmek istenen tarihimiz de, hem konuşmalarımızın, hem de şarkılarımızın gündemiydi.

Cumhuriyet tarihiyle yaşıt Kürt sorununun demokratik-barışçıl çözümüne ilişkin umutlarımızın söndüğü ve yeniden çatışmaların kıskacında kendimizi bulduğumuz bir süreci yeniden, hep birlikte yaşıyoruz. Oysa kısa bir süre öncesinde bu sorunun çözümü konusunda nasıl da umutlanmıştık… Konuşulanlar, açıklananlar ve de en önemlisi karşılıklı başlatılan müzakereler barış umudumuzu tazelemişti. Kuşkulu da olsak, inanmak istiyorduk; çünkü barışa ve huzura duyduğumuz özlem, bu inancımızı diri tutmaya yetiyordu.

Ülkenin Cumhurbaşkanı “iyi şeyler olacak” deyince umutlanmış, Başbakan “analar ağlamasın” deyince sevinmiştik.

Peki, ne oldu da ülkemiz yeniden bir ateş parçasına döndü, feryat figan hallerimiz tıpkı doksanlı yıllarda olduğu gibi yeri göğü inletmeye, ırkçılık ve saldırganlık sınır tanımazlığıyla hayatımızı tehdit altına almaya başladı?

Nasıl oldu da ülkeyi yöneten iktidar, barış adına ortaya çıkan iyimser havayı doğru okumak yerine ırkçı ve saldırgan tepkilerin tutsağı haline geldi? Halkın seçilmiş belediye başkanları ve Kürt siyasetçilerini tutuklayarak işe koyulmak nasıl bir akılsa; hepimiz bunu sorgulamak zorunda bırakıldık.

Barış, özgürlük taleplerini dillendirdiğimizden biz sanatçı ve aydınları on yıl-on beş yıl hapisle yargılamaya ve cezalandırmaya başlamaları nasıl bir demokrasi anlayışıyla açıklanabilirse; bunu da sorgulamaya başladık. TMK kapsamında sanatçıların, hukukçuların ve gazetecilerin “terörist” ilan edilip toplu olarak gözaltına alındığı, tutuklandığı bir süreci, esasında ‘bir Türkiye klasiği’ne yeniden tanık olduk.

Ülkeyi yönetenlerin sadece Türkiye sınırları içinde değil komşu ülkelerin de iç işlerine karışarak savaşı bölgenin bütününe yaymak gibi bir çaba içinde olduklarını ibretle görüyor ve endişeleniyoruz. Roboski’de gencecik çocukları bombalayarak katleden siyasal iktidar, suçunu kabullenmek bir yana katledilen masum gencecik insanları ‘kaçakçıydılar’ diye suçlayarak bu vahşeti gizlemeye ve kendini aklamaya çalışıyor. Antep’te masum sivil insanları hedef alan o kanlı ve çirkin saldırının iktidar ve muhalefet tarafından adeta bir siyasi propaganda aracı haline getirilmiş olmasını da, ibretle izliyoruz.

Alevilere yönelik akıl almaz saldırı ve provokasyonların yeniden gündeme gelmesi başta Aleviler olmak üzere duyarlı bütün toplumsal kesimleri endişeye ve karamsarlığa itmeye yetiyor. Malatya’ın Sürgü Kasabası’nda Alevi aileye yönelik gelişen linç eylemi sonrasında saldırılar durmadı; aksine, Alevilerin yaşadıkları evler ve mekânlar bu saldırıların hedefi oldu.

Ölüm ve acının gölgesinde, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü karşıladık. Barış gününde ölüme karşı yaşamı savunmak gibi, ortalama insani hassasiyet içeren bir pozisyonda yer almak adına, sokaklardaydık. Asırlardır baskı ve zulüm altında inleyen halklarımız eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşam için birlikte haykırdılar. Kürtlerin kimliğine ve Alevilerin inancına yönelik saldırılar kınandı; ‘çatışma değil müzakere’ ile barışa varılacağının mesajı verildi.

Alanlarda olmak dışında başka bir şansımızın kalmadığının bilincindeyiz. Biliyoruz ki, barış cesaret ister, bedel ister.

Hakkâri’den Edirne’ye hiçbir eve yeni bir cenaze taşınmasına sabrımız ve tahammülümüz, artık yok. Herkesin yaşama hakkına, temel aidiyetlerine, diline, inancına, kültürüne saygı; insana insanca karşılık gelen adil bir yaklaşımı göstermek bu devletin ve onu yönetenlerin lütfu değil; görevidir.

Bombalarla dövdüğünüz bu topraklarda on binlerce kez öldük ve çok büyük acılar yaşadık. Silahların gölgesini hayatlarımızdan çekin yeter artık! Hak edilen bir yaşamın yolunu açın ve bu kanlı döngüden kurtarın, bu memleketi.

Yorumunuzu yazınız