PAYLAŞ
Halil DALKILIÇ
İnancın kalıbı ve kuralı olmaz! İnançlara ve onun ritüellerine ilişkin katı belirlemeler yapılamaz. İnanç olgusu statik ele alınamaz. İnançlara ilişkin katı belirlemede bulunmak, o inançları iktidarların elinde toplumlara zorla disiplin dayatan araçlara dönüştürür.
İnsanın, toplum ve doğa ilişkilerine yüklediği anlamların bütünü olan inanç olgusu, doğal bir gelişim seyri izler. Doğal komünal toplumlar, doğa ile olan ilişkilerine ve o ilişkilere yükledikleri anlamların oluşturduğu doğa yasalarına göre davranış geliştirmişlerdir. Evrimsel gelişim seyri izleyen bu tür inançlarda hiyerarşik ilişki yoktur; karşılıklı gereklilik vardır. Tek tanrılı dinlerin gelişiminde ise, iktidar olgusu ve toplumların iktidarlara karşı direnişleri etkide bulunmuş; doğal olmayan devrimsel bir süreç izlemiştir. Bu inançların gelişiminde bizzat insanın kendi yorumu ve kendi uygulamaları etkili olmuştur. İktidar olgusuyla birlikte şekillendirildikleri için yönetme ve yönetilme, kul ile efendi ilişkisinin zorunluluğu toplumlara belletilmiştir. İktidar sahipleri aynı zamanda inançların da yöneticileri olmuş; inanç uygulamalarının bekçiliğini ve tanrı adına cezalandırma yetkisini de kendi ellerine almışlardır. Ancak, kurumlaşırken, doğal toplum inançlarından önemli oranda katkı alarak, iktidar olgusunun soğukluğunu, zorbalığını ve zalimliğini yumuşatmaya çalışılmayı da ihmal etmemişlerdir.
İnanç, insan topluluklarının insan, toplum ve doğa ilişkilerine yükledikleri anlam ve bu anlamlandırmanın tarihsel süreç içerisinde sosyal yaşamda yarattığı algı ve kültürel birikimdir. İnsanı, toplumu ve doğadaki tüm canlıları değerli ve anlamlı gören doğal toplum inançları, dünyanın farklı coğrafyalarında farklı isim ve ritüellerle kendini ifade eder. Alevilik de bu inançlarından biridir. Alevilik, kendine özgün insan ve doğa anlayışı, kültürü ve ritüelleri olan bir doğal toplum inancıdır.
İnançlar için, belli bir tarihte ve belli şahsiyetlerin önderliğinde birden ortaya çıkarıldıkları yönlü algı, yanılgılar içerir. İnanç ve dinler için, “şu tarihte başladı, şu şahsiyet başlattı” demek yanıltıcıdır. Formüle edilmiş inanç ve dinlerin tamamı kendilerinden önceki inançlardan ve insanlığın algı ve kültürel birikimlerinden faydalanmış, onlardan almış ve kısmi olarak da yeni katkılarla bir sentez olarak şekillenmişlerdir.
Alevilik İslam mıdır?
Aleviliği bir yerden başlatıp, bir yere bağlamak gerçekçi değildir. Bundan yola çıkarak; Alevilik için, “şu tarihte başladı veya İslam’ın mezhebidir” gibi kesin belirlemelerin yapılması gerçekçi değildir. Alevilik inancının tarihi binlerce yıl öncesine dayanır ve şüphesiz ki tarihsel süreç içerisinde etkin olduğu coğrafyada daha önceleri, doğal toplum inancı olan Mazdaizmden, daha sonraları ise İslamiyetin gelişimi ve yayılması ile İslamiyetten de etkilenmiştir. Daha özgün ve pek isimlendirilmeyen yerel inançlardan da almış ve vermiştir. Yalnızca Alevilik ve İslamiyet değil, tüm inançların birbirlerini etkileyen yönleri olmuş ve karşılıklı olarak birbirlerinden alıp vermişlerdir. İslamiyet de kendisinden önceki Yahudilik, Zerdüştlük ve Hıristiyanlıktan birçok şey almıştır.
Güncel konu olması açısından, bazı ritüellerinde İslami kavramların kullanılıyor olması İslam’dan etkilendiği yönleri gösterse de, ibadet biçimi ve inanç mekanlarının çok farklı olması ve hep İslami iktidarların hedefi olması gerçekliği nedeniyle Aleviliğin İslam’ın bir mezhebi olarak değerlendirilmesi gerçeği ifade etmez. Aleviler İslamın beş şartını (namaz, oruç, haç, zekat ve kelime-i şehadet) yerine getirmez; kendilerine ait özgün inanç ritüelleri vardır. Örneğin Alevilikteki cem, semah, musahiplik gibi inançsal kurumlar ve kültür ise, İslamiyet’te yoktur.
Alevilik, insanın toplum ve doğayla olan ilişkilerinin gerekliliklere ve karşılıklı saygıya, -Alevilikte rızalığa- göre geliştiği çağlara dayanan bir doğal toplum inancıdır. Ama ağırlıklı olarak gelişen İslami iktidarların baskısı, kısmi olarak da etkileşim sonucu İslam’dan, özellikle de sözlü kavramlarını alarak, etkilenmiştir. İmam Ali, Kerbela olayı, Ehli Beyt, On İki İmamlar gibi İslam tarihinin iktidar çekişmelerinde öne çıkan bazı olay ve aktörlerini, inanç figürlerinin arasına belirgin olarak yerleştirmiştir. Bazı Alevi araştırmacıları bu etkilenmeyi, Alevi toplulukların kendilerine İslami Arap, Selçuklu ve Osmanlı iktidarlarının zulmünden korumak için “takiye yapmaları” şeklinde de analiz etmektedir.
Toplumun mu devletin mi dini?
İnanç bir moral olayıdır; müdahale edildiğinde veya sabit kalıplara sokulmaya çalışıldığında, inanç olmaktan çıkar ve toplumları disipline etmeye yönelik bir politika veya ideoloji olur. Bugün kitaplı dinlerin tamamı birer politik argüman olarak işlev görmektedir. Hepsi sistem içileştirilmiş, iktidar inançları haline getirilerek insan, toplum ve doğaya bakış özgünlüklerinden saptırılmıştır. Bu dinlerin tamamı bugün insan, toplum ve doğanın ihtiyaçlarına göre değil, devletlerin ve iktidarların ihtiyaçlarına göre işlev görmektedirler. Tamamı felsefi, batıni yani içsel ve manevi yönlerinden ziyade; biçimsel ve birbirinden farklı yorumlarla şekillenen yönleriyle ön plana çıkarılarak, toplumlar için korkutucu ve disipline edici birer araca dönüştürülmüştür.
İnancın kalıbı ve kuralı olmaz! İnançlara ve onun ritüellerine ilişkin katı belirlemeler yapılamaz. İnanç olgusu statik ele alınamaz. İnançlara ilişkin katı belirlemede bulunmak, o inançları iktidarların elinde toplumlara zorla disiplin dayatan araçlara dönüştürür. Nitekim; kitaplı dinlerin tamamı bugün bu mantıkla toplumlara dayatılmaktadır. Alevilikte ise, inanç ve ibadet konusunda mutlak belirleme ve dayatmalar yoktur. İnanç algısının deyiş, duvazde ve nefeslerle dile getirildiği Aleviliğin kitabı da yoktur. “Şunu, bunu yap veya yaptır” denmez. Sadece insan olmanın güzelliği anlatılıp, onun erdemine ulaşmak, insan-ı kamil olmak ve tüm canlılarla ilişkinin karşılıklı rızalığa göre geliştirilmesi öğütlenir, uygulanır. Alevilik dinamik bir inanç algısıdır; tarihsel, toplumsal, kültürel ve mitolojik olarak sürekli insandan yana dinamik bir gelişme göstermiş, insana yakışan her bilgiyi ve kültürü kendisinde içselleştirmiştir.
Her şey şekilcilik mi;
bu işin erdemi yok mu?
Günümüze kadar egemenler, inançları hep zahiri, yani şekilsel yönleri ve kurallarıyla toplumların bilincine yedirmişlerdir. Şekil ve kavramlar, ‘iyiyi düşünen, iyiyi konuşan ve iyiyi yapan’ bir insan ve toplum anlayışından daha öncelikli hale getirilmiştir. Bu nedenle, ‘iyiyi düşünen, iyiyi konuşan ve iyiyi yapan’ bir motivasyon yerine, insan ve toplumlar yalnızca şekilsel ibadetlere ve ritüellere yönlendirilmiştir. Bunun sonucu olarak da, şekilsel ritüeller ve kavramlar, insan ve toplumu disipline eden seküler hukuk kuralları haline getirilmiş; yalnızca farklı bir inanç sahibi olmak bile bir cezai yaptırıma maruz kalmanın gerekçesi yapılmıştır.
Şüphesiz, inancın bir baskı aracı haline getirildiği bir toplumda erdemli insan duruşu  aranmaz; ‘iyilik, güzellik ve doğruluk’ ise, sahte ve biçimden ibaret şovlar (şatafatlı iftar yemekleri gibi) arasında insani özellikler olma anlamını yitirir. Artık, insani erdem taşımak yerine, şatafatlı bir iftar yemeği dağıtmak, farklı bir giyimle kendini ifade etmek, büyük bir cami veya kilise yaptırmak, insanlığın binlerce yıllık kültürel birikimlerini yok etmek, ‘iyi’ olmanın ölçüsü haline getirilir.
Bugün İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinleri, devletlerin, toplumlara davranış dayatma ve korkutma araçları haline getirilmiştir. İnançsal farklılıklar, devlet ve iktidarlar tarafından‚ düşmanlık ve karşıtlık gibi sunularak, insanlar ve toplumlar birbirine kırdırtılmaktadır. Bugün Ortadoğu’daki çatışma ve savaşlar, neredeyse yalnızca din ve inanç farklılıklarının politize edilmesi ve toplumların birbirine ötekileştirilmesiyle sürdürülmektedir.
Alevilik ve tüm doğal toplum inançlarında ise, şatafat ve gösterişten önce, gönül gözünün açık olması öğütlenir. Para ve pulun anlamsız olduğu ‘Rızalık Şehri’nden bahseder Aleviler. Orada herkes gücünün yettiğince emek harcar ve her tür ihtiyacı da toplumsal üretimle karşılanır, aç ve açıkta kalmaz. Her şey doğal gerekliliklere ve doğal ihtiyaca göre işler Rızalık Şehri’nde…
Aleviliğin sonunu Aleviler getirir!
Alevilik, sistem ve iktidarlardan uzak özelliğiyle hümanist ve toplumsal dayanışmacı yönünü belli oranda koruyabilmiştir. Alevilikte ritüellerdeki biçimlerden ziyade, insan, toplum ve doğayla bütün ilişkilerde karşılıklı rızalığı esas alan dayanışmacı, paylaşımcı toplum algısı ve yaklaşımı esas alınır. İnsan, her şeyin merkezindedir. İnsanı yücelten her şeye açık olmak, insana fiziki ve ruhsal zarar veren her şeye ise karşı durmak yaklaşımı ve algısı esastır. Önemli olan şekil veya mekan değil; öz, samimiyet ve karşılıklı rızalığa dayalı saygıdır. Bu yaklaşım yalnızca insana değil, doğadaki bitkiye, hayvanlara, yani tüm canlılara gösterilir. Örneğin hayvana niyaz etmeden, ondan özür dilenmeden kurban edilmez; ağaca niyaz etmeden kesilmez.
Ancak modern yaşam içinde önemli oranda asimilasyona uğramış Aleviliğin bu özelliklerinden kalan kırıntıları da, günümüzde bizzat Aleviler tarafından anlamsız kılınma tehlikesi yaşıyor. Alevi olmanın hala sorun olduğu Türkiye’de Alevilik, insan odaklı felsefesi ve yaşam algısı yerine, yalnızca cemevinin mimarisi, imamlara maaş gibi şekilcilik ve kavramlar üzerinde yürütülen tartışmalarla diğer inançların düşürüldüğü tuzağa düşme potansiyeli taşıyor. Bazıları da Sünniliğe karşı yeni bir din inşasına girişmiş durumda! Oysa, Aleviler iktidarlardan bir şeyler talep etmeye veya yalnızca şekilsel ritüellere takılıp kalmamalı; Rızalık Şehri’ndekine benzer paylaşımcı bir yaşamı inşa etmenin çabasına güç vermeli. Bunun haricindeki girişimlerin hiçbir anlamı da yoktur, bir kazanım da getirmeyecektir
PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız