PAYLAŞ

MEHMET ALTAN

Aşağıda T24 sitesinde benimle yapılan bir röportaj bulacaksınız…

Hazal Özvarış gündeme ait tüm soruları sordu ben de yayıtladım…

Haber/Analiz’e denk geldiği için aşağıda olduğu gibi yayınlıyorum, yorumlarımı sizinle de paylaşmak istedim:

Her medya kuruluşunun kendi dokunulmazları mı var? AKP, biatı kaldırmak isterse medya patronlarının kamu ihalelerine girişlerini sınırlandırabilir mi? Darbe ihtimali 2012’de hâlâ geçerli mi?

T24, Mehmet Altan,

Star gazetesindeki yazılarına son verildikten sonra T24’e verdiği söyleşiye şu sözlerle başlamıştı: “Medya ve hükümet ilişkisindeki kırmızı çizgilerin başında eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi.”

Geçtiğimiz hafta gazeteci Ali Akel de, hükümeti Uludere konusunda eleştirdiği “Özür açıklanmaz, özür dilenir!” başlıklı yazısı üzerine 16 senedir çalıştığı Yeni Şafak’tan uzaklaştırıldı. Olayın ardından hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, hem de Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağparti ve hükümetin bu konuyla bir alakası olmadığının altını çizdi. Elbette, bu açıklamaları “artık gazetelerdeki köşeleri kapatmak, ekranlardaki programları kaldırmak için hükümete yakın olmak veya doğrudan talimat da gerekmiyor, iktidar korkusu bütün işi hallediyor” yorumları da izledi.

Bu arada Yeni Şafak yazarları Ali Bayramoğlu, Özlem Albayrak ve Hilal Kaplan gazete yönetiminin tavrını eleştirirken, Hakan Albayrakanonslarla ilan edilen Yeni Şafak’a dönüşünü “Akel meselesi tatlıya bağlanıncaya kadar” erteledi.

Ruşen Çakır’a “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecekten korkuyorum” diyen Mehmet Altan’a medyadaki gelişmeleri ve muhtemel Türkiye izdüşümlerini sorduk:

Ali Akel’in Yeni Şafak’tan uzaklaştırılması sürpriz oldu mu? Her medya kuruluşunun kendi dokunulmazları mı var? Medya patronlarının kamu ihalelerine girmelerinin yasaklanması, iktidara itaati zayıflatır mı? “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecek” derken ne kast ediyor? Ona göre Türkiye’de darbe ihtimali 2012’de hâlâ geçerli mi? Halk, anketlerde öne sürüldüğü gibi yeni müdahalelere direnir mi?

“İsimleri değil, fikirleri konuşalım” diyen Mehmet Altan’ın T24’ün sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Kaldığımız yerden başlayalım; aradan geçen zamanda “Medyadan yazmanız için teklif geldi mi?” diye sorumuza “Siyasetin bu kadar ağırlıklı olduğu, benim konumumu Türkiye’nin durumu gösterecek” diyerek yanıtlamıştınız. Geçen beş ayda herhangi bir teklif aldınız mı? Hayır, almadım. Sanırım Türkiye’de medyadan herhangi bir teklif gelmesi için siyasi iktidarın medya üstündeki ağır markajı ile medya dünyasının siyasetten para kazanma refleksinin değişmesi lazım. Bu da olmadığı için hemen bir değişiklik beklemek çok mantıklı ve makul değil. Medyadaki düzenin ne kadar vahimleşerek devam ettiğini her gün biraz daha fazla ve somut bir şekilde görüyoruz.

Son olarak Ali Akel’in Yeni Şafak’tan çıkarılması sizin için sürpriz oldu mu? Son zamanlarda yaşananlar ve benim deneyimlerim ışığında olayın kendisi sürpriz değil, ama bu kadar kaba ve göstere göstere olması epeyce şaşırtıcı, çok da düşündürücü. Medya çalışanlarına neyi yazıp neyi yazamayacaklarına dair sınır çizip tehdit eden kabalık, artan baskı düzeyini ve ivmenin derinleşerek hızlandığını gösteriyor. Bu olay sadece AKP medyasında değil, tüm medyada kalmayı zorlaştıran bir hale getiriyor. Sonuç olarak, kimi ahlak ve vicdan yoksunu iktidar dalkavukları kendilerini imha ederek bunu inkâr için çırpınsalar da, onur sahipleri için medyada kalmak gittikçe daha da zorlaşacak; ya da bu yapı kırılacak. Çok ciddi bir yol ayrımına doğru gidiyoruz. Çünkü “Ali Akel’in yazdığı gibi yazı yazılamayacak” demek, “Senin bundan sonra benim kararlaştırdığım kadar yazma hakkın var” demek. Söylenen şu: “Yazı yazma özgürlüğünü elinden alıyorum ve senin yazarlığını bitiriyorum.”

“İşi tehlikede olan yazarlar” listeniz var mı? Ali Akel’e sahip çıkmak yerine sahip çıkanların paçaları arasında dolaşan onursuz iktidar dalkavuklarını beraberce izliyoruz. Buna karşın yazı ve yazar onurunu feda etmeyecek herkesin tehlikede olduğunu düşünüyorum. Çünkü Başbakan’ı eleştirdiği için birisi kovulmuşsa özgürlük çıtası yerlerde sürünmeye başlamış demektir… Bir yazar, vicdanını dinleyerek özgürce yazı yazdığı için işinden ayrılmaya mecbur edilmiş ise yazı yazma özgürlüğü ciddi bir tehditle karşı karşıya demektir… Ali Akel gitti ve çıta daha da düştü. Bir yazar Başbakan’ı eleştirdiği için atıldığı vakit, diğerlerinin de özgürlüğü sıfırlanmış oluyor. Şurası açık, vicdanın sesini dile getiren yazarın gitmesine sebep olan eleştiriyi artık sen tekrarlayamazsın. Tekrarlarsan sen de gidersin… O halde özgürlüğün oksijeninin çekildiği yerde nasıl düşünce ifade edilecek, vicdanın sesi nasıl dillendirilecek?

Sizce, Yeni Şafak’ta veya diğer gazetelerde atılan meslektaşları ardından yazmaya devam edenler istifa mı etmeli? Benim görüşüm şu: Tüm basın Ali Akel’in yazısını topluca yayımlamadıkça kaybedilen özgürlük alanı geri alınamaz.

Taraf gazetesinin yaptığı gibi? Bunu herkesin yapması lazımdı. Yazı elektrik gibidir, gereğini yapmazsan adamı çarpar. Türkiye’de AKP’nin demokrasiye endeksli adımlar atmaktan vazgeçip otoriter ve din üstünden siyaseti derinleştirmesi, var olan yapının daha hızlı anlaşılmasını olanaklı kılacaktır. Kemalizmden demokrasiye geçmeyi umut ederken “dindar Kemalizm”e doğru ürkütücü bir hızla yol alıyoruz… Dün Kemalizm devlet eliyle topluma şekil vermeye çalışıyordu, şimdi mevcut iktidar aynı metotları kullanarak bunu din üzerinden yapmaya yeltenmekte… Bu süreçte Başbakan’ı eleştiremeyen, hatta Başbakan’ı eleştirenlere çemkiren medya mensuplarının da sabah akşam Başbakan’a övgü düzmesinin tam bir dalkavukluk olduğu daha geniş kitleler tarafından çok daha net görülecektir. Ancak, özellikle Uludere konusunda iktidara yakın medya kuruluşlarında, daha önce duymadığımız kadar ayrıksı ses de yükseliyor. Bir tezat yok mu? Ali Akel’in yazısı nedeniyle işten atılması yeni özgürlük kriterinin Başbakan’ın eleştirilmesi noktasında somutlaştığını gösterdi… Başbakan’ı eleştirmekten ürken bir yazarın, daha doğrusu bunu dalkavukluk haline dönüştüren birinin de neyi söyleyip neyi söylemediği pek de önemli değil. Ama vicdan sahibi onurlu sesler de tabii ki daha fazla haykıracaklardır, dediğiniz gibi bu döneme girildiğini de gözlemliyoruz… Türkiye’de çok sayıda onurlu, vicdanlı, dürüst yazar var, elbette onlar da seslerini yükselteceklerdir. Bu baskı, kendi antitezini de yaratacaktır kaçınılmaz olarak. Dürüst yazarların muhalif sesi de daha keskinleşecektir. Bazıları bugün için geleceğini satacak, bazıları gelecek için bugününden vazgeçecek. Önemli olan, yazılarını demokrasinin evrensel kriterlerinden hareketle mi yoksa denge gözetilerek mi yazıldığı… Eğer gerekiyorsa, Ali Akel sonrasında örneğin beş gün arka arkaya eleştiri yazabilir misin? Mesele burada. Yazdığında ne olur? Medyayı çok sıkıştırıyorlar ama sonunda toplum ve medya bu sıkışıklığı patlatır. Ben, mizah dozunun artacağını düşünüyorum. Böyle baskı dönemlerinde mizah dozu da yükselir.

Başka bir gazeteci Fethullah Gülen’e hakaret ettiği gerekçesiyle Today’s Zaman’dan Twitter üzerinden uzaklaştırıldı. Hakaret kabul edilemez, ancak şu soru akla takılıyor; her gazetenin kendi dokunulmazları mı var? Hakareti ve şiddeti övmek söz konusu olmamalı… Ama herhangi biri ya da kurum için “eleştirilemez” yasağı getirdiğiniz vakit orada özgürlüğe fren yapmış sayılırsınız…

Medya patronlarının kamu ihaleleri ve siyasetle ilişkisi her zaman konu başlığı oldu. Ancak şurası açık kaldı, bu ilişkilerde AKP iktidarını farklı kılan ne? AKP de medya sistemini değiştirmek yerine kullanmayı yeğledi. Yazılacakları siyaset belirliyor. Bu dehşet verici. Ben 28 Şubat’ta bile bu kadar biat görmedim. AKP, medya düzenini, askere ya da siyasetçiye biat etmeyi ve nüfuz ticaretinden para kazanmayı berhava etmedi, hâlbuki bunu çok önceden yapmalıydı. Ama bu siyasetin de, patronların da işine gelmiyor. Bu yüzden de yapı değişmiyor. Kendi izimize düşerek zaman ve ömür tüketiyoruz… Bir vesayet biter gibi gözükürken, bir diğeri başlıyor…

2002’de RTÜK Yasası’ndaki yasak kaldırılarak medya patronlarının kamu ihalelerine girmesine olanak sağlanmıştı. Bugün, AKP medya biatını ve nüfuz ticaretini engellemeyi isterse, Basın Yasası’nda çıkarılacak benzer bir sınırlama çözüm olabilir mi? AB normları sorunu çözer; nüfuz ticaretini, medya ile egemenler arasındaki köhnemiş olan “al gülüm-ver gülüm” sistemini sona erdirir, medya parasını halktan kazanmak zorunda kalır, o zamanda meslek ilkelerine ihanet edemez.

RTÜK Yasası’ndaki değişikliğin medya patronları cephesinde memnuniyetle karşılandığı düşünüldüğünde, bahsettiğiniz ne kadar gerçekçi bir olasılık? “Bunu Türkiye mezralaşacak mı, dünyalaşacak mı?” diye sormak gerek… Karar Türkiye’nin…

Emre Uslu, “Yandaş diye adlandırılan bazı gazete patronların işten çıkarmalara direndiğini” söyledi. Sizce, direnen…Eğer direnen gerçekten var ise ben de bilmek isterim, bu hepimizi mutlu eder.

Örneğin, Bugün gazetesi Yeni Şafak’tan uzaklaştırılan ilk yazar Ahmet Taşgetiren’i işe alabildi. Bugün gazetesi bir ihtimal mi? Tabii ki kendi ilkesi, kendi çizgisi üzerinde duran yazarlar da var ama görevleri siyasal iktidara eleştiri getirenlerle uğraşmak olan saray dalkavukları da parmak ısırtıyor doğrusu… Bugün gazetesi o çizgiyi sürdürürse bir ihtimal elbette. Aslında her gazete bir ihtimal. Neticede her şey gibi gazeteler de değişir. Burada da ilânihaye böyle kalacak değiller.

Tam burada araya girelim; geçtiğimiz günlerde Kürt meselesi üzerine kalem oynatan önemli bir köşe yazarının tutuklanma ihtimali yazıldı. Ayar verme, işten çıkarma yöntemlerinin yanına yargı kanalı da eklenince yazarlara “tam saha press” değerlendirmesi ne kadar abartılı? Hiç abartılı değil… Çok ürkütücü. Bugünkü yasalarla özellikle Kürt meselesinde her eleştiriyi suç sayabilirler. Bu yasaların değişmesi gerekir. Yazıyı, fikir söylemeyi suç olmaktan çıkartmamız gerekir. Temel soru şu: Türkiye devleti demokratikleşecek mi demokratikleşmeyecek mi? Demokratikleşecekse bu yasaları değiştirecek. Değiştirmezse keyfiliğe büyük bir yol açar, zaten de bugün o yoldan ilerliyorlar.

Medyadaki tartışmaların siyasal iktidar cephesinden nasıl algılandığına dair ipucu geçtiğimiz hafta bir köşe yazısından geldi: “Uludere tartışmaları ardından yapılan anketlerde AKP’nin 51,7 oyla birinci oldu.(…) Anlaşılan medya gündemindeki sert polemikler halkın gerçek gündemini yansıtmıyor ve hükümetin algısını değiştirmiyor.” Yazılan, çizilen doğru ve haklı ise muhakkak ve muhakkak sonuç alır. Halk daima gerçeği görür. Doğruyu ve gerçeği söylemeyi kendine dert edinen de zaten oy oranları değişmedi diye vazgeçmez. O kendi doğrusunu söyler. Söylediği doğru gerçekle üst üste düşüyorsa sonunda halk da o noktaya gelir.

Anketlerdeki yüzde 50’yi aşan oy oranı aydın kesim ve gazeteciler ile halk arasındaki makas farkını göstermiyor mu? Yakında kapanır… Şikeyi, Uludere’yi, Deniz Feneri’ni, gece yarısı kimseye çaktırmadan maaş geçirmeyi, Başbakanı eleştirdi diye Ali Akel’in atılmasını birkaç dalkavuk dışında kim uzunca bir süre savunabilir? AKP’yi on yıl boyunca desteklemiş dürüst dindarlara bir kulak verin. Yaklaşan uğultuyu duyarsınız.

Sizce kaybeden AKP mi olacak? Hata yapan, demokrasi yerine halka devlet eliyle şekil vermeye kalkan, bizler demokrasi bekler iken “dindar Kemalizme” yelken açanlar mutlaka kaybedecek… Zorbalık, dayatmacılık mutlaka sonunda kaybeder. Bu bir zaman meselesidir. Kaybetmeye başladılar zaten. Siyasetçi önce prestijini, sonra da oyunu kaybeder. Uludere’den sonra bu iktidarın prestiji ne durumda sizce?

AKP, süreçte hangi kesimleri kaybetti? AKP henüz yığınsal bir kayba uğramamış olabilir ama bu ürpertici gidiş devam eder ise bu kaçınılmaz olacak, ancak nitelikte ciddi bir düşme var. Biat etmeyenlere ve eleştirilere kulak verdiğin vakit doğruyu bulursun. Biat edenlerle zaten ahbaplık olmaz… O zaten senin mahiyetin sayılır.

Liberaller dışında AKP tarafında kimler küme düştü? AKP önce “liberal-demokratlarla” ayrışmaya başladı, özelikle Uludere ve Ali Akel sonrasında ise vicdan sahibi dindar ve muhafazakârlarla da hızlanan ciddi bir huzursuzluk baş göstermiş bulunuyor…

Ali Bulaç’ın “Biz AK Parti’yi eleştiririz, ama ona zarar gelse yine biz savunuruz, bunu görev telakki ederiz…” sözlerinden yola çıkarak soralım, bu huzursuzluğun sınırı AKP’nin iktidarda kalması mı? Hayır, demokratikleşme sürecine son vererek, “dindar Kemalizm”e meyletmesi…

“AKP’ye alternatif bir parti…” Bu cümleyi nasıl tamamlarsınız? Bugünkü şartlara baktığınızda kendi içinden çıkar. Bugünkü tutumuyla AKP, Uludere’yi aşamaz. Bir taraftan AKP Genel Başkan Yardımcısı, “Bu insani değildir” diyecek, yerinde duracak; diğer taraftan “Bunlar figürandır” diyen İçişleri Bakanı yerinde kalacak… Bu böyle ne kadar gidebilir?

Bir projeksiyon, 2014 yerel seçimleri: AKP, Güneydoğu’da oy kaybeder mi? Uludere üslubu Güneydoğu’yu ne kadar AKP ile barışık, AKP’yi içselleştiren bir davranış içinde tutar. Oy kaybetmeyi bırakın, Uludere yüzünden Kürtler, Türkiye’den kopuyor. Uludere sadece devletin 34 insanı katletmesi demek değil, Kürtlerden yolunu ayırması demek? Bu yüzden çok tehlikeli…

İkinci projeksiyon, 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri: Erdoğan Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül Başbakan mı? Zamanın ruhunu, tarihin temposunu doğru okuyorsam bu gidişin sonu yok. Parti olarak bakmayalım. Wall Street Journal üç satır yazdı, Türkiye çalkalandı. Gerçek sorunlarını konuşmadığı, yapısal değişikliğe gitmediği için Türkiye’nin istikrarını çok çabuk kaybedebilen bir zemini var. Kişisel ikbal arayışı içinde “Ben her şeye hâkim oldum” sananların Uludere’de ne hale geldiklerini gördük. Süreç, hem Türkiye, hem siyasi iktidar için öngörülmeyen bir tatsızlıkla sonuçlanabilir. Din üzerinden otoriterleşme sınırları zorlanmamalı. Zaten onun için avaz avaza bağırılmaktayız…

Ruşen Çakır’a verdiğiniz söyleşide “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecekten korkuyorum” dediniz. Öngörülmeyen bu mu? AKP’nin en büyük önemi ve başarısı Türk halkının beklentileriyle dünyanın gidişatı arasında uyum sağlamasıydı. Ama şimdi AKP, bu uyumu koparıyor.

Peki, bu ihtimaldeki ‘‘kan’’ ne demek? Amerika’nın başına Cumhuriyetçi bir adam gelir, askerlerle işbirliği yapmaya kalkar. Allah korusun bir anda tersine döner işler. Çünkü bütün yapı olduğu gibi duruyor. Avrupa Birliği’ne girilmedi, reformlar yapılmadı, 12 Eylül mevzuatı değişmedi… Hepimizi mutlu eden ve sevindiren birçok olumlu değişime rağmen demokrasi kurumsallaşmadı…

Söylediklerinizden şu mu çıkıyor: “Bir sabah darbeye uyanabiliriz.” Türkiye tehlikeli bir yer… Demokrasiyi kurumsallaştırmadığın sürece tehlike devam eder. Turgut Bey zamanından 28 Şubat’a nasıl geldik? Oluncaya kadar olmazmış gibi durur ama biz bunları yaşadık. Dünyayı algılamadığın vakit büyük sorun çıkıyor. Hayat sürekli uyarıyor: “Bunu yapma hastalanırsın, bunu yapma hastalanırsın…”, ama bu alarmlar yerine sürekli “Bir şey olmaz!” deniliyor. Beşar Esed, Hüsnü Mübarek de, keza padişahlar da “Bir şey olmaz” sandılar… Yaşam hatayı ödetir. Ama hatayı yapan ülke yöneticisiyse o hatanın bedelini ülke de öder. Ne AKP tabanının ne de Türkiye’nin bugün yaşananları hak ettiğine inanmıyorum.

Radikal’de yayımlanan ankette halkın yüzde 66’sının darbe olursa sokağa çıkıp direneceği belirtildi. Halk, darbe ihtimaline karşı durabilir mi? Şimdiye kadar durmadı… Keşke dursa… Bunu son günlerde yaşanan dindar Kemalizme de karşı gösterilecek olan “kırmızı kart” belirler… Her türlü dayatmaya karşı durma, darbelere de karşı durma cesaretini artırır…

Murat Belge’nin şu benzetmesi akıllarda: “Bir darbe daha olursa Türkiye Jurassic Park’a döner.” Türkiye bir darbeyi daha kaldırabilir mi? Darbeyi değil de yerinde sayan demokratikleşme sürecini konuşmalıyız… Bizim gibi kaygan bir zeminde yaşayan ülkelerde demokrasi hiçbir zaman durduğu yerde durmuyor, eğer ileriye doğru gidemezse mutlaka geriye doğru gidiyor. Geriye doğru hareketlendiğinde ise nerede duracağını hiçbirimiz bilemeyiz. Onun için ileriye doğru gitmek için mücadele etmeli ve iktidarı sürekli uyarmalıyız.

Bir üçleme; siz “kışla yerine camiyi koyup ayar vermenin tehlikesi” üzerine kafa yorarken, Halil Berktay kürtaj konusunda “askeri tasfiye eden Erdoğan’ın proto-faşizm hapishanesine düştüğünü” söylüyor. Bir yandan Ahmet Altan, “Ali Akel’in Yeni Şafak’tan ayrılmasıyla yazılı olmayan Takrir-i Sükûn’un açıkça ortaya çıktığını” savunuyor. Bugünkü hükümeti Türkiye için abartılı görünen faşizm çizgisinden ayıran noktalar nedir? Devlet eliyle topluma ve insanlara şekil verme konusunda dönüşü olmayan bir yola henüz tamamiyle girmemiş olması.

2008’de hazırlanan Başbakanlık raporunda “çözüm kürtaja yasak değil, gebeliği önleyici yöntemlerdir” ifadesi yer alırken 2012’de “Tecavüz edilen annenin çocuğuna devlet bakar” diyen Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a varılan dört senelik süreçte temel değişken ne? Kürtaj, gündem değiştirmeye ve Uludere’nin üzerine örtmeye yönelik suni bir tartışma. Ama bu konu da çok ciddi bir ayrışma getirecek, kadınları yok sayan bu özensiz yaklaşım da hükümet açısından büyük bir siyasal hataya dönüşmekte… AKP’nin seçim bildirgesinde kürtajı yasaklamak gibi bir madde yokken, “Uludere gündeminde dindarları daha fazla arkama alırım” diyerek gündem yaratmak ne kadar anlamlı? Türkiye’de iki temel unsur var: Milliyetçilik ve din. Siyasetçi de bunun dışında bir şeyin geçerli olmadığına inanıyor. O yüzden Türkiye bölünüyor ve ileriye gidemiyor. Siz neden vazgeçemiyorsanız, onun esiri olursunuz. Siyasetçinin amacı da oyunu maksimize etmek ve namütenahi iktidarda kalabilme şansını denemektir. Bunları vazgeçilmez olarak koyduğunuz vakit o ülkenin ihtiyacı olandan da vazgeçmeye başlarsınız.

Nedir vazgeçilen ihtiyaç? Buranın ihtiyacı Kemalist bir Cumhuriyet’ten, demokratik bir Cumhuriyet’e geçmektir; dindar Cumhuriyet’e geçmek değil. Demokrasi yerine “Dindarlıkla daha fazla oy maksimizasyonu sağlarım” dediğiniz vakit zaten sonun başlangıcına doğru adım atıyorsunuz. Çünkü Türkiye’nin dindarları da refah, özgürlük istiyor ve özgürlükler bir bütündür. Mesela geçen gün İzmir’de üç dönem AKP’ye oy verdiğini söyleyen başörtülü zarif bir hanımefendi, 4+4+4’ün çıkarılması esnasında alt komisyondaki AKP’lilerin CHP’lileri dayak atarak bu işi halletmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyordu. Gerçek dindarlar özgürlük istiyor, görebildiğim kadarıyla devlet eliyle kendilerine Kemalist yöntemlerle baskı yapılmasından rahatsızlar…

Önce 3 çocuk ve şimdi kürtaj ile kadın bedeni üzerinden yürütülen politikalarını Wall Street Journal’ın “Erdoğan yatak odasına ilk defa girmiyor” tabirinden yola çıkarak soralım; AKP yatak odasında ne arıyor? Benzeşme arzusu, otoriter ve totaliter bir anlayış sonucudur. Sanayi toplumu aynılığı sağlamak için benzeştirme eğilimi içindeydi ama çağın ihtiyacı olan benzeşmemektir. Sanayi sonrası toplumların ayırt ediciliği, farklılaşma üzerinden kazanç sağlamaktır. Steve Jobs diğerlerine benzese bugün Iphone olmayacaktı. Demokrasinin özü çağ değişimi ve benzeşmeme üzerine iken birisi kalkıyor, bütün toplumu kendine benzeterek iktidarını ömür boyu muhafaza etmek istiyor. “Hepsi bana benzerse, ben de ömür boyu bunların temsilcisi olurum” diyor.

Kürtaj yasağını savunanların ana argümanı nüfus azalması. Bir iktisat profesörü olarak, sizce nüfustaki düşüş kürtaj yasağı için bir gerekçe mi? Bunu maliye politikaları ile de yapabilirisin. Halkın refahını arttırabilirsin. Yoksa yüzde 12 tasarrufla, yükselen cari açıkla, düşen büyüme oranı, artan faiz ve enflasyonla, toplum ihtiyacı olan parayı kazanamazken, 3 çocuğu kim, nasıl yapacak? Türkiye ekonomisi bugün çok başarılı performanslarla, çok riskli yapısal sakatlıkların bir arada bulunduğu bir zeminde yürüyor. Bu, sürprizlere açık bir tablo. Ekonomide sürpriz ihtimalleri arttığında insanlar çocuklarına nasıl bakacaklarını daha ince eleyip sık dokuyarak düşünür.

Uç bir soru: Kürtaj tartışmaları, İslamcı basında sıklıkla zikredilen zinayı cezalandırma ile sonuçlanabilir mi? Zinayı yasaklarsam oyum artacak, diye bir mantık yürütülürse bu da mümkün. Ama AKP’nin nereden nereye savrulduğunu göstermesi açısından da çok ilginç olur. Dünya Türkiye’yi biraz daha dışlar.

Söyleşiyi sonlandırmadan soralım; Star’dan ayrılmanızın ardından çok daha sert bir AKP portresi ve eleştiriye tahammülsüzlüğün altını çiziyorsunuz. Bugünden geriye baktığınızda, benzer bir tahammülsüzlüğe uğradıklarını söyleyen bazı Ergenekon sanıklarına daha farklı bakıyor musunuz? Aklınızın köşesinde bir “acaba” takılı mı? Aynı endişeleri 2008’den beri farklı dozlarda söyleyegeldim… Ürkütücü yanlışlar hızlanarak çoğaldıkça, epey öncelerde başlamış olan eleştiri dozu da doğal olarak artıyor… Ergenekon için “acaba” türü bir kuşkum yok, o dönemi fiilen yaşadık çünkü… Dünya soğuk savaşın bitiminde Ergenekon’u temizlerken biz koruduk ve bu iç barışı sakatladı. Hrant Dink’in gözümüzün önünde öldürüldüğünü gördükten sonra Ergenekon’un varlığından şüphe edilebilir mi? Eden herkese Hrant’ın yargılanma sürecindeki ipini koparmış azgın zorbalığı hatırlamasını öneririm.

Ergenekon’dan değil, “bazı Ergenekon sanıkları”nın “bu süreç muhalifleri sindirmenin aracı olarak da kullanılıyor” yakınmalarından söz etmiştik. Örnek vererek soralım; sizce Ahmet Şık veya Nedim Şener “terör örgütü üyesi” mi? Yayımlanmamış bir kitabın yasaklanması girişimi Ergenekon sürecinin zorunlu bir gereği mi? Türkiye’de siyasetin çıkarı ve devlet içi kavgaların hukukun ilkeleri ile irtibatı çok kolayca kopabilir hale geldi… Kitabı suç sayan bir anlayış asla kabul edilemez…

Hazal Özvarış
hazalozvaris@gmail.com

5 Haziran 2012, Salı

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız