PAYLAŞ

Ferhat TUNÇ

Deli değil, ermiş değil, başka türlü biriydi bizim nazarımızda Bawa Bertal. O, yaşanılan katliamın, kıyımın karşısında insan olmaktan utanıp kendini insanlıktan sıyıran, ama yine de insan kalmayı başarabilen biriydi. Haksızlık karşısında suskunluğunu bozan ve her seferinde insan olmanın sorumluluğunu bize hatırlatan bir canlı tarihti. Yaşayan son hafıza tazeleyiciydi.
Seni hiç unutmayacağız Bawa Bertal…

Çocukluğum Dêrsim merkez köylerinden Paxehawig’e bağlı Tulik mezrasında geçti. Köy yerinde bunca yokluk, yoksulluk ve tehlikeye rağmen yine de mutlu bir çocukluk yaşadık. Erken saatlerde güne başlayıp; etrafta deli taylar gibi koşuşturduğumuz, oynadığımız, korku nedir bilmeden yaşadığımız bir çocukluktu bizimkisi.
Büyüklerimizin endişeli bakışlarıyla üzerimize titrediği; düşüp öleceğimizi, sakat kalacağımızı düşünmeksizin ağaçların tepelerinde daldan dala atlayarak yaptığımız tüm o doğal gösterileri ve heyecanını, halen anımsıyorum.

Köyün çeşmesi Heniye Sipe’de bulunan bir dut ağacından düşüp yere çakılmış ve kendimden geçmiştim. Öldüğümü düşünen kızkardeşim Nadire’nin çığlık çığlığa bağırıp, ağlayışı hala kulaklarımda. Kendime geldiğimde az önceki sahne hiç yaşanmamış gibi inatla düştüğüm dut ağacına yeniden tırmanmaya çalışmış, ama amcam Hasan engeline takılmıştım. Çocuk aklımla, düştüğüm dut ağacından ancak yeniden tırmanarak ama bu kez düşmeyerek intikam alacağımı düşünmüştüm.
Dêrsim’in divanelerinden Pir Bawa Bertal’ın ölüm haberini aldığım zaman aklıma köyüm, o deli dolu, keyifli çocukluk yıllarım geldi.
Bawa Bertal, çocukluk yıllarımızın en renkli kahramanlarındandı. Fiziki olarak uzun boylu, zayıftı. Kulaklarının altından uzayıp giden pala bıyıkları ile de dikkatleri üzerine çeker, bakışları adeta içimize işlerdi. Tanıdığım herkesten farklıydı Bawa Bertal. Gizemliydi. Hele bir çocuğun hayallerle dolu o fantastik dünyasında, bizim için çok daha gizemliydi.
Dêrsim geleneklerinde düğünler önemli bir yer tutar. Öyle üç saat değil, üç gün üç gece sürerdi bizim düğünlerimiz. Düğün sahipleri, o günleri unutulmaz kılmak adına, en meşhur davulcu ve zurnacı kimse, onları davet ederdi düğüne. Yani Bake Davulcu ve Xide Zurnacı. O da yetmez, düğünleri adeta bir tiyatro sahnesine dönüştüren Bawa Bertal’ın katılımı için uğraşıp durulurdu. Doyumsuz neşe, eğlence onunla mümkündü.
Davulcu Bako, Zurnacı Xido ve Bawa Bertal görüp görebileceğiniz en iyi takım ruhlarından birine sahipti. Aralarında muazzam bir uyum ve denge vardı. Davulcu Bako ile Zurnacı Xido’nun müthiş şovu, Bawa Bertal’ın kısa skeçleriyle birleşince, gösteriyi seyretmeden edemezdiniz. Köylüler onları izlerken dünyayı unuturlardı. Bu tarifsiz üçlünün Dêrsim’in köylerini tiyatroyla tanıştıran, ilk ciddi ekip olduğunu söylesem, sanırım abartmış olmam. Ve elbette biz çocukların hayatlarında bu anların, anıların değeri miras niteliğindeydi.
Amcam Bekir’in kızlarından Vilik, Mazgirt’e bağlı Lazvan köyünde Veli Erdoğan ile evlendiriliyordu. Lazvan’da başlayan düğünün ikinci günü bizim köyümüzde sürecekti. Düğünün kendisinden ziyade, biz çocukları en çok heyecanlandıran, çalgıcıların Bawa Bertal’ın ekibi olmasıydı. Bu ekibin yer aldığı yakın köylerdeki hiçbir düğünü kaçırmazdık.
O gün, köyümüzde yoğun bir hazırlığa başlanmıştı. Kızlar, gelinler, ellerinde tepsiler, tencereler, testiler, telaşla ordan oraya koşturuyor, kurbanlar kesiliyor ve kazanlarda yüzlerce insanı doyuracak türlü türlü lezzette yemekler pişiyordu. Yemeklerin kokusu burnumuza geldikçe açlıktan midemiz gurulduyor, sabırsızlıkla yemeklerin bir an önce pişmesini ve sofraya oturup doyasıya yemeyi düşlüyorduk.
Hazırlıklar devam ederken, Lazvan’dan yola çıkan düğün alayı da köyümüze ulaşmıştı. Bawa Bertal ve ekibinin köyümüzde olduğunu duyan civar köylerden insanlar, akşam karanlığıyla birlikte köyümüzün harmanında toplanmaya başlamıştı. Sofralar kurulmuş, herkes en güzel giysilerini giymiş, düğün evine gelmiş, yerleşmişti. Akşam yemeğinin ardından nihayet beklediğimiz o büyük an gelmiş; davul-zurna sesi gecenin karanlığında yankılanmaya başlamıştı.
Bilir misiniz, bizim düğünlerimizde davulcu ve zurnacının en çok icra ettikleri iki farklı melodi vardır. Birisi karşılama, diğeri ise uğurlama havası. Karşılama havasında ritim ve coşku ön plandayken, uğurlamada bunun tam aksine Dêrsim ağıtlarından oluşan uzun havalar çalınır. İnsanlar karşılama havasıyla neşelenip coşarken, uzun havaları dinlerken gözyaşlarını tutamaz, hıçkıra hıçkıra ağlarlar…
Bu karşılama havası eşliğinde neşe içinde karşıladığımız düğün ekibinin başında, uzun ince boyu, pala bıyıkları, siyah şalvarı ve başında şapkasıyla Bawa Bertal vardı. Her ne kadar dikkatleri üzerine çekmek için özel bir şey yapmasa da, her zamanki gibi, yine herkesin ilgi odağıydı. Köyün tüm çocuk ve kadınları Bawa Bertal’ın elini öpmek için adeta yarışa girmişlerdi. Bawa Bertal ise, kendisine gösterilen ilgi ve alakayı tebessümle karşılamakla birlikte, bizleri konuşmadan geçiştiriyordu. Arada kendi kendine konuştuğu da oluyordu elbet, ama o zamanlarda da ne dediği tam olarak anlaşılmıyordu.

Bu kez rol yapmıyordu

Dik halayın ardından Bawa Bertal’ın davul-zurna eşliğindeki şovunu en çok da biz çocuklar bekliyorduk. Evin salonunu hınca hınç dolduran insanlar Bawa Bertal’ın etrafında toplanarak bir daire oluşturmuşlardı. Bawa Bertal üstlenmiş olduğu rol gereği bu dairenin içinde, boylu boyunca yere uzanmış, ölmüş birini canlandırıyordu. Zurnacı 1938 Dêrsim kıyımını anlatan ağıtlardan birini çalmaya başlayınca yaşlı insanlar kendilerini tutamayıp yine ağlamaya başlamıştı. Bu ağıtları duyan Bawa Bertal arada bir gözünü açıyor, başını kaldırıp kalabalığa bakarak “Nero nika ez merdune” (Yani ben şimdi öldüm mü?) diye soruyordu. Bawa Bertal’in ayağa kalkıp dik halaya durmasıyla oluşan bu hüzünlü hava da dağılmaya başlıyordu.
Yıllar sonra yine boylu boyunca uzanmıştı, bu kez musalla taşında Bawa Bertal. Herkes onun gözünü açıp “Nero nika ez merdune” demesini bekledi umutsuzca. Ama bu kez gözünü açmadı. Ses etmedi. Kendisini seyreden kalabalığa dönüp “Nero nika ez merdune” demedi. Yattığı yerden kalkıp insanların o kasvetli, kederli havalarını bu kez değiştiremedi. İmam cenaze namazını kıldırdı, Dêrsimliler Bawa Bertal’e hakkını helal etti. Bu kez yerden kalkıp aramıza katılamadı, dik halaya duramadı Bawa Bertal ve toprağa defnedildi. İnsanlar içlerinde tarifsiz bir keder, bedenlerini adeta sürüye sürüye ayrılıp gitti mezarlıktan.

‘Siz 38’i geri mi getirdiniz?’

1938 katliamının şahitlerindendi Bawa Bertal. Çocuk kalbi ve ruhu gördüklerini kaldırmaya dayanamamış olmalı ki, aklı uçup gitmişti başından. Nasıl gitmesin? Nasıl dayansın onca acıya bir küçük insan? O gün bu gündür konuşmazdı. Herkesin konuştuğu zamanlarda susardı. Herkesin sustuğu zamanlarda konuşurdu aslında…
’80’li yıllarda, sokağa çıkma yasağı ilan edildiği zaman karakolu taşlayarak haykırmış bizim Bawa Bertal, “siz 38’i geri mi getirdiniz?” diye hesap sormuş, kendi aklınca cuntacılardan. Başına bir şey gelmesinden korkan ahali yanına gidip onu sakinleştirmeye çalışmış. Zorla uzaklaştırmışlar onu karakolun karşısından.
Derler ki; ‘haksızlık karşısında susan, gerçeği söylemeyen, dilsiz şeytandır.’ Şeytan var mıdır, yok mudur, o konulara hiç girmeyeyim. Ama bildiğim bir şey var ki, o gün de susmuştu insanlar. Onlar susunca konuşmuştu Bawa Bertal ve biraye Dêrsim Şeuşen. Hem de uluorta, hiç sakınmaksızın, karakola karşı bizim Bawa Bertal ve Şewuşen, elinde taş, dimdik ayakta!

Kıyamet gününü dünyada yaşadın

Derler ki; boşaltılan, yakılan köylerin içinden, kurşunların arasından, yara almadan, yürüyerek çıkıp gelmiş bir gün Bawa Bertal. Ermiş, efsunluymuş meğer bizim Bawa Bertal. Kurşunların içinden gerçekten de yara almadan geçti mi, bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki; deli değil, ermiş değil, başka türlü biriydi bizim nazarımızda Bawa Bertal. O yaşanılan katliamın, kıyımın karşısında insan olmaktan utanıp kendini insanlıktan sıyıran, ama yine de insan kalmayı başarabilen biriydi. Haksızlık karşısında suskunluğunu bozan ve her seferinde insan olmanın sorumluluğunu bize hatırlatan bir canlı tarihti. Yaşayan son hafıza tazeleyiciydi.
Seni hiç unutmayacağız Bawa Bertal… Dünya sana huzur ve mutluluk vermedi ama aksine sen bizi daima mutlu ettin. Kıyamet günü var mıdır, varsa nasıldır bilmem; tasavvur dahi edemem. Ama ne acıdır ki, tahminimce sen ölmeden evvel, ’38’de o günü yaşadın. Umarım gittiğin yerde yaşadığın o korkunç günü, bir daha hiç hatırlamazsın.

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız